Mutmain Olanlar ve Ta’n Edenler Hakkında Kıssa: Bir Çocuğun Başının Burulduğudur

 

Hayatta kendi bulunduğumuz noktaya göre devleti tanımlayabiliriz ki bu insanın da devletin de kaypaklığını gösterir. Örneğin büyük bir iyimserlikle devletin, insan ihtiyaçlarının bir gerekçesi olarak ortaya çıktığını söyleyebiliriz ya da ona yakın durmayı seçip devleti başımızdan eksik olmayası bir “baba” olarak görebiliriz veya bunun zıttı olarak özellikle son birkaç ayda Türkiye’de yaşanılanlara bakarak devleti, ceberrutluğuyla tanımlayabiliriz. Bu sonuncusu, Norbert Elias’a göre devletin oluşum ve yapılanış tarihinin de temelidir: şiddetin devlet elinde tekelleşmesi ve devletin yasal olarak bu şiddeti uygulayabilmesi. Hakların en korkuncu.

Blogda önceden de izlediğim yol gereği, konuyu çok uzatmak ya da derinlemesine bir şeyleri tartışmak niyetinde değilim. Burada amacım -işin içine kendimi de katarak- haftalardır Cizre’de, Sur’da ve diğer yerlerde katledilen çocuklardan haberdar olup da yaşamlarına öyle ya da böyle devam eden sizleri 1609 yılına götürmek ve oradaki ufak ama çarpıcı bir olaya tanıklık etmenizi sağlamak. Böylece devletin haşin yüzünün, çocuklar üzerindeki gölgesini tarihsel bir perspektifte, sadece bir örnek üzerinden de olsa görebilirsiniz ya da en azından vicdanı olanlar görebilir.

Yıl 1609, uzuncadır Anadolu’nun çeşitli yerlerinde ve Rumeli’de tarihçilerin verdiği adıyla “Celâlî” ayaklanmaları yaşanmakta. Çeşitli tarihçilere göre bu “isyanlar” (devlet tarafından bakınca isyan; diğer taraftan bakınca ise mücadeleler) siyasî ve ekonomik sebeplerden dolayı çıkmış.  Bunları burada sıralayacak değilim ancak tarihçi Mustafa Akdağ’ın bu olaylar için kullandığı terimi aktarmakta yarar görüyorum: “Türk halkının dirlik düzenlik kavgası”. Bu isyanların sayısı az değil; Moğolların atlarla yoldaş olmasından dillerinde ata dair birçok kelimesi olması gibi, bu dönemde de Osmanlı devlet vakanüvislerinin kelime haznesi isyan ve asilerle haşır neşir olmaktan bu konuda   benzer  bir zenginliğe sahip.

Doğası gereği devlet, günümüzde de olduğu gibi o zaman da bu isyanları anlamakla değil, (tam burada Norbert Elias’ın tanımını yeniden anımsayalım) bastırmakla meşgul. Henüz kendisi de 16 yaşında olan padişah, veziri meşhur Murad Paşa’yı ayaklanmaları bastırmakla görevlendirmiş. Naima’ya göre bu 90’lık pîr-i fânî, ayaklanmalara son vermek için türlü türlü yollar denemiş: kimi kez Celâlî liderlerini makam vererek ehlîleştirip yanına çekmiş, sonradan hakkından gelmiş (mesela paşa otağına çorba içmeye davet edilen eskinin Celâlî asîsi, şimdinin Osmanlı beylerinden biri, önündeki nefis paça çorbasına kaşığını sallayamadan boynunda yağlı kemendi hissetmiş) çoğu zaman da kanla bu ayaklanmaları bastırmış. Öyle ki, uyguladığı yöntemlerden en meşhuru olan öldürdüklerini kuyulara doldurmasından dolayı Kuyucu Murad Paşa diye anılmış. Hoş, Murad Paşa bunu yapmasa da, Celâlîlere gözdağı vermek için hergün otağının önünde kesilen sayısız baştan diktirdiği kulelerle de anılabilirdi ya, kuyuyu uygun görmüşler.

Paşanın açtırdığı bu kuyuların kenarında, yine onun elinde can veren bir çocuğun hikayesidir şimdi anlatacağım, ki o paşanın eline bulaşan o kan, bugün yine birilerinin elindedir: kiminin sadece “o emri ben verdim” diyerek, kiminin fizikî olarak, kimininse buna seyirci kalıp ses çıkartmayarak. Olayı Naima’dan özetliyorum: (metnin orijinali en sonda yer alıyor)

Bir gün Murad Paşa otağının önünde oturup isyancıların idamını ve kuyulara dolduruluşunu izlemekle meşgulken, kalabalık arasında ilerleyen atlı bir sipahinin (anlaşılıyor ki bu kişi de Celâlîydi) arkasında bir çocuk olduğunu görür ve çocuğu yanına çağırtır. Çocuğa nereden geldiğini, neden Celâlîler arasında olduğunu sorar. Çocuk paşaya geldiği yeri söyler. O ve babası, kıtlık sebebiyle Celâlîlere katılmak zorunda kalıp, boğaz tokluğuna onların yanında gezmektedirler. Paşa bunun üstüne çocuğa, babasının ne iş yaptığını sorup, babanın çalgı çalmaktan geçimini sağladığını öğrenince, alaycı bir şekilde gülerek çocuğun katledilmesini buyurur. Çünkü çocuğun babası çalgısıyla Celâlîleri eğlendirmektedir.

Çocuğu cellatların eline verirler; ancak cellatlar çocuğun masum olduğunu söyleyip onu öldürmekten vaz geçerler. Bunun üzerine Yeniçerilere emir verilir; ancak onlar da benzer şekilde çocuğu öldürmeyi reddederler. Bu sefer paşa kendi hizmetkarlarına emreder; fakat onlar da çocuğu öldürmek istemezler. Bunun üzerine paşa tabir-i caizse celallenip* çocuğu kuyunun kenarına götürerek, “başını burup boğazını sıkıp” katleder ve kuyuya atar. Sonra da otağının önünde oturduğu yere geri döner. Paşa çevresindeki ürkmüş ve tepkili kalabalığa Celâlî eşkiyalarının da annelerinin karnından at ve mızrakla doğmadığını fakat büyüdükten sonra alemi fesada verdiklerini, bu oğlanın da onlarla gezip ileride onlar gibi olacağını, “fesadın kökünü kesmek” gerektiğini söyler. Ancak anlaşılan o ki, insanlar bu açıklamayla tatmin olmadıkları için paşa onlara, Kur’an’da geçen Hızır ile “katl-i gulam” kıssasını tekrarlar. Kehf Sûresi’nde görüleceği üzere Hızır, Musa peygamber ile yolculukları sırasında karşılaştıkları bir çocuğu görür görmez öldürür; çünkü çocuk büyüdüğünde kötü bir insan olacak, inançlı ana-babasına zulmedecektir. Paşanın bu açıklaması üzerine insanların çoğu “mutmain” (tatmin) olurlar. Ki burada paşanın yaptığı şeye dayanak olarak kutsal kitabı göstermesinden İslam’ın kendi içindeki bu duruma ve bu durumun yorumlanmasına dair başka bir eleştiriye gidilebilir. Ancak hem yazıdaki amacım bu olmadığından hem de günümüz İslam toplumuyla “eleştiri” kelimesini yan yana getirmenin zorluğundan, o çıkmaz sokağa girmemeyi tercih ediyorum. Mutmainler müsterih olsunlar.

Şimdi yeniden metne dönebiliriz. Paşanın çevresindeki insanlara yaptığı açıklamadan sonra Naima ekler: bazı “küteh-bînler” (anlayışsızlar) cenab-ı âlilerini (paşayı) “ta’n edip” (kınayıp) onun kan dökmeye susamış ve merhametsiz biri olduğunu söylemişlerdir ya da daha doğrusu “mutmain” çoğunluğun aksine, söyleme cesaretini göstermişlerdir.

Dört yüzyıl önceden bugüne bakınca üzücü olan şey şudur ki, hâlen o ezici “çoğunluk”  kelimenin anlamını tamı tamına karşılayacak şekilde mutmain. Ta’n edenlerse onlar yerine utanarak yollarına devam ediyor.

* Gariptir ki Naima, Celâlîlere karşı savaşan Murad Paşa için “vezir-i müfridü’l-celâl” der, yani “celalde/hışımda eşsiz olan vezir”.

Ek:

Eşkıyâ cüsselerinden öyle nice kuyular mâl-â-mâl etmekle elsine-i âlemde nâmı Kuyucu Murad Paşa demekle şöhret buldu.
Hatta bir gün pîşgâh-ı otakta iskemle üzerinde oturup, hafr olunan bi’re gelen adamları katl ettirip doldurmağa meşgul idi. İttifak gördü, halk verâsında bir atlı sipahi bir sabîyi kendiye redif etmiş geçip gider. Emr eyledi varıp sabîyi at arkasından indirip huzûruna getirdiler. Oğlancığa “Sen ne yerdensin, Celâli arasına neden düşdün?” dedikte sabî doğru söyleyip “Falan diyârdanım, kaht sebebinden babam beni alıp bunlara katıldı, boğazımız tokluğuna yanlarınca gezerdik” dedi. “Baban ne idi?” deyü sorıcak “Şeştâr çalardı ve anınla ta‘ayyüş ederdi”. Vezîria‘zam Murad Paşa ser-i ta‘accübü tahrik ile zehr-hand edip “Hay Celâlîleri şevke getirirdi” deyip katle işâret etti. Hasbe’l-işâre sabîyi cellâdlara verdiler. Cellâdlar “Bu sabî-i ma‘sûmu nice öldürelim” deyü girye görüp i‘râz ve her biri bir tarafa gidip igmâz ettiler. Muktezâ-i işâretin te’hîrin sordukta cellâdların terahhüm ü istinkâfların inhâ ettiklerinde “Yeniçerilerden bulunan öldürsün” deyü buyurdu.
Yeniçeri dilâverlerine teklif olundukta anlar dahi sabîye bakıp “Biz cellâd mıyız? Cellâdlar bile rahm etti” deyü i‘râz ettiklerinde vezîr-i müfridü’l-celâl kendi iç-oğlanlarına emr etti ki sabîyi öldüreler. Onlar dahi huzurundan dağılıp iğrâz etmeleriyle oğlancık meydanda kalıp bu emre imtisâl eder adam bulunmadıkta vezîr-i pîr merîh-i felek-serîr gibi arkasından kürkün bırakıp ve kalkıp sabîyi kendi eliyle alıp hafrın kenarına götürüp, başını burup boğazını sıkıp helak ve kendi eliyle hafra ilkâ eyledi. Ba‘dehû yerine geçip hazır olanlara hitâb-ı âmm ile ref‘-i savt edip “Ma‘lûmdur ki Kalender-oğlu ve Kara Sa‘îd mânendi eşkıyâ anasından at ve mızrak ile doğmadı, hep böyle sabî idiler. Ba‘dehû büyüyüp âlemi fesâda verdiler ve nice bin nüfusu katl ve gâret-i emvâl ve fürûc-ı muharremâtı istibâha ettiler. Bu oğlan bunlarla gezip ibtidâ bunların hısâlinden terbiyet bulmuştur. Büyüdükte bu fesâdın lezzeti dimâğından gitmez. Bin terbiye olsa salâh-pezîr olmayıp âkıbet bu da bir belâ olması mukarrer idi. Fesâdın kökün kesmek bu mukûlelerin birine merhamet olunmayıp izâle etmek ile müyesser olur” deyip hatm-i kelâm eyledi.
Ol vezîr-i dûr-endîş bu kaziyyede bi-aynihî Hızır Nebi -aleyhi’s-selâm- ile katl-i gulâm kıssasını telmîh ve tasrîh edip kulûb-ı huzzârı mutma’in eyledi. Bu siyak üzre eşkıyânın istîsâllerinde mubâlağa etmekle ba‘zı küteh-bînler cenâb-ı âlîlerine ta‘n edip “Sefk-i deme harîs ve bî-rahmdir” dirler idi. “Bu i‘tirâz-i mahz ve vesvese-i ehl-i iğrâzdır. Fî nefsi’1-emr şer‘an ve aklen bir bölük-i vacibü’l-katli ki havâric-i mârikînden eşedd-i melâ‘în idiler. İfnâ ile şer‘-i mutahhar ve sünnet-i Seyyidü’l-beşeri ihyâ ettiği güneşten azhardır.
Reklamlar