Babalar Babalıktan Sessizce Çekilmesini Bilmelidir

Sâki getir getir yine dünki şarâbımı
Söylet dile getir yine çeng ü rübâbımı
Ben var iken gerek bana bu zevk u safâ
Bir gün gele ki görmeye kimse türâbımı
(Sehî Bey Tezkîresi’nde II. Murad’a atfedilen bir şiir)

1446 yılının sıcak Ağustos’unda Bursa’dayız. Sultan Murad, vezirleri Çandarlı Halil, Saruca ve İshak paşaların şahitliğinde Molla Hüsrev’e vasiyetini yazdırıyor. Belki de Ece Ayhan’ın dediği gibi ölümün üstüne kurulmuş bir Osmanlı otağında gerçekleşmişti bu sahne. Bu yıllar Murad’ın tahta üçüncü defa çıkışı ve bu sefer belki de son zamanları olduğunu düşündüğünden bir vasiyetnameye ihtiyaç duyuyor. Onun tahta neden üçüncü kez geçtiği kadar vasiyetinin içeriği de ilgi çekici. Vasiyeti sona bırakarak devam edelim.

Dünyadaki en eski hikâye külliyatlarından biri olan Kelile ve Dimne‘de padişahların “tıpkı şarap içmiş gibi” başlarının saltanattan döndüğünü yazılıdır. Bu yüzden de onlar, ellerindeki gücü bırakmak istemezler. İktidarın doğası bu anlamda her zaman daha çok güç edinmeye yönelik olmuştur. Murad, otuz altı Osmanlı padişahı arasında saltanatı kendi isteğiyle bırakan tek padişahtır. Bunun karşısında ise tahtı elde etmek için kan döken, planlar yapan, ayaklanan, savaşan şehzadeler/hanedan üyeleri yer alır. Âşıkpaşazâde, Tevârîh-i Âl-i Osmân‘da yani Osmanoğulları’nın Tarihi‘nde Murad’ın “kendüsi ihtiyârıyla” yani bile isteye tahtını henüz 12 yaşında olan oğlu Mehmed’e bıraktığını ve Manisa’da inzivaya çekildiğini yazar. Tursun Bey’in Târîh-i Ebü’-Feth‘inde de Murad’ın, içki meclislerine düşkünlüğünden tahtı bırakmak istediği yazılıdır. Bu haber karşısında tahta bir çocuğun geçtiğini öğrenen düşmanları ise sevinç içinde şöyle diyecektir:

Ne turursız, uşda ‘Osmânoglı delü oldı, tahtını bir oglana virdi. Kendü çalıcı ‘avratlarıla baglar ve bahçalar bucagında yiyüp içüp yörür. Vilâyetden elin çekdi. İmdi fursat senündür ve bizimdür.

Dönemin yerli takvimlerinden yabancı kroniklere kadar birçok kaynak Murad’ın eğlence ve içkiye fazla düşkün olduğunu belirtir. (Merak eden açıp Sehî Bey’in tezkiresini –gâyet mertebede ayyâş– ya da Beşir Çelebi’nin tevarihini –padişahımız şadlıklara ve zevk u safâ ayş u tarablara be-gâyet meşgûldür– okuyabilir) Buna bir de ibadet ve riyazet hayatı da eklenmeli. Anlaşılan Murad içki meclislerinde hoşça vakit geçirmek ve dinsel ibadetlerini sürdürmek üzere iktidarı bırakmış ya da daha cesur bir ifadeyle “bırakabilmiş”. Murad’ın kişiliği ile ilgili başka tanıklıklar da var. Bertrand de la Broquiére’nin seyahatnâmesinde Murad’la ilgili şu kısım padişahı bir yabancının gözünden tanıtır:

Hükümdarı gördüm. Peşinde yalnızca iki delikanlıyla sarayından çok uzaktaki camiye gidiyordu. Hamama da aynı biçimde gittiğini gördüm. Camiden sarayına dönerken, kimse peşine takılmaya, yanına yaklaşmaya ya da ülkemizde olduğu gibi “yaşasın kral!” tezahüratı yapmaya cesaret edemiyordu. Sultanı camide namaz kılarken gördüm. Koltukta ya da tahtta değil, diğer insanlarla birlikte yerde, halının üstünde oturuyordu. Etrafı türlü süslemelerle donatılmamıştı. Sultanın kıyafetinde ya da atında, diğer insanlardan farklı olduğunu belli eden bir işaret yoktu. Onu annesinin cenazesinde görmüştüm. Bana gösterilmese tanıyamayacaktım. İzinsiz yanına yaklaşmak kesinlikle yasaktır. Hoşsohbet biri olduğunu defalarca işittim. Kararlarında olgun ve hoşgörülü. Sadaka verirken cömert, yaptığı her şeyde hayırsever. Pera’da yaşayan Fransisken biraderlerim bana sultanın kiliselerine geldiğini, koronun arasında oturup âyinlerini izlediğini anlattı. Merakını gidermek için, ona komünyon âyini sırasında kutsanmamış su vermişler. Ne de olsa domuzun önüne inci atılmaz.

Murad’ın mütevazı bir kişilik olarak anlatımı farklı kaynaklarda yine onu camide halkın arasında namaz kılan veya saray kapısında halkın şikâyetlerini dinleyen bir hükümdar olarak ele alır. Onun tahtı kendi rızasıyla bırakmasında muhtemelen bu mütevazılığın bir payı vardır.

Öte yanda ise Murad’ın oğlu Mehmed babasından epey farklı bir kişiliğe sahiptir. İktidar sahibi olmakla 12 yaşında tanışsa da, gençliğine kadar bu güç onun kontrolünde değildi. Çünkü birçok dış mesele sebebiyle Murad yeniden tahta çağrılmış ve o da bu çağrılara icabet etmek zorunda kalmıştı. Mehmed ise babasının her yeniden tahta gelişinde sancağına geri dönmüştü. Belki de Mehmed’in çocukluğunda yaşadığı bu durum, onu ileride babasına göre daha baskıcı, otoriter, iktidarı elden bırakmayan ve bunun sebepleri olarak halk ve yeniçeriler tarafından pek sevilmeyen, korkulan bir hükümdar yapmıştı. Mehmed bu bakımdan padişahlığın merkezî otoritesine babasından çok daha fazla inanıyordu. Burada tarihî konular üzerinden detaylara girmek gibi bir niyetim yok; sadece Fâtih Kânûnnâmesi olarak bilinen vesikada yer alan bir iki ayrıntıya yer verip baba-oğul arasındaki farka değinmek istiyorum. Fâtih Kânûnnâmesi ya da diğer adıyla Kanûnnâme-i Âl-i Osmân, Mehmed’in Osmanlı devlet protokolünü yazılı hâle getirerek kanunlaştırdığı bir belgedir. Buna göre yönetici sınıf arasındaki hiyerarşi belirlenip, kimin hangi görevden sorumlu olduğundan hangi yöneticinin nasıl giyinmesi gerektiğine ve merasimlere kadar birçok mesele kaleme alınmıştır. Ancak bu kalabalıktan sıyrılıp belgedeki iki kısım üzerinde duracağım. Böylece baba-oğul arasındaki uçurumu daha net gösterebileceğimi umuyorum.

Birincisi, belgeye göre bundan sonra padişahın kendisi divana başkanlık etmeyecek, özellikle halktan kimse ile yüz yüze gelmeyecektir. Franz Babinger, Mehmed’in bu kararı almasında divan toplantısının herkese açık olduğu bir saatte içeri giren hırpanî kılıklı bir Anadolu Türkmeni’nin, aşiretinin kaba şivesiyle “Devletlü sultan kangunuzdur?” diye bağırmasının sebep olduğunu aktarır.

İkincisi ise, Mehmed’in yemeğini kendi başına ya da sadece hanedan üyesi olanlarla yiyeceği yönündeki kararıdır:

…mübarek zâtımla hanedan üyeleri dışında herhangi birinin yemek yemesi kanunum değildir; büyük dedelerim vezirleriyle yemek yerlermiş, ben bu âdeti kaldırmış bulunuyorum.

…cenâb-ı şerîfim ile kimse ta‘am yimek kânûnum değildir meğer ki ehl ü ıyâlden ola ecdâd-ı izâmım vüzerâsiyle yerler imiş ben ref‘ etmişimdir.

            Mehmed’in kendi ile diğerleri arasına koyduğu bu mesafenin birçok nedeni vardır. Onlar üzerine zaten tarihçiler bugüne kadar birçok yerde yazıp çizdiler. Amacım burada Mehmed’i tanıtmaktan çok baba-oğul arasındaki uçuruma işaret etmek ve Murad’ın bir padişah olarak ne kadar farklı bir karaktere sahip olduğunu göstermek. O yüzden şimdi yeniden yazının başındaki sıcak yaz gününe geri dönebiliriz.

Murad vasiyetnâmesinde ölümünün ardından kalacak paranın bir kısmını kendisi için dua etmek üzere dağıtır. Bu paraların fakir fukaraya, türbesinde Kurân okuyacaklara, kendinden sonra azat edilecek kölelerine dağıtılmasını ve türbesinin şöyle yapılmasını ister:

ve şöyle vasiyet etti “malımdan beş bin filori harcayıp üzerime bir dört-duvar türbe yapalar ve türbenin üstü açık olsun ki üzerime yağmur yağa; ama türbenin çevresini hâfızların Kur‘ân okuması için örtsünler; ve vasiyet edip buyur şöyle buyurdu: benden sonra çocuklarımdan ve yakınlarımdan, bütün soyumdan ve sopumdan her kim ölürse ölsün benim yanıma konulmasın […] her kim bu bahsi geçen vasiyetlerin uygulanması engel olursa ve bunları bozacak olursa Allah-ı Tealâ’nın ve tüm halkın laneti onun üzerine olsun […]

ve dahi vasiyet buyurdu ki ol malumdan beş bin filori harcedüp üzerüme bir çar-divar türbe yapalar üstü açık ola ki üzerüme yağmur yağa amma çevre yanını örtme edeler altında hâfızlar Kur‘ân okumağiçün ve vasiyet edüp buyurdu kim benden sonra evlâdumdan ve ensâbumdan fil-cümle soyumdan sopumdan her kim ki ölicek olursa benüm yanumda komıyalar ve katuma getürmeyeler [….] her kim ki bu zikrolunan vasiyetleri tenfîz etmesine mani olursa ve şerâit-i mezkûrden birini tagyîr edecek olursa Allah-ı Tealâ’nun ve cem‘-i halâyıkun lâneti anun üzerine olsun […]

            Osmanlılar ile psikoloji kavramlarını yan yana düşünmek türlü sebeplerden dolayı zordur. Yine de yazılı metinlere yansıyan baba-oğul arasındaki bu meşrep farkı Murad’ın neden tahttan feragat ettiğini ve öldükten sonra oğlu Mehmed de dâhil hayatta olan hiçbir soydaşıyla aynı toprağı paylaşmak istememesine biraz da olsa ışık tutabilir. Murad işte bu yönüyle birçok padişahtan farklı, iktidardan da babalıktan da çekilmesini bilen ama dünyadan zevk alan bir insan olmaya çalışarak ölmüştü.[1]

Kaynaklar

Âşıkpaşazâde. Tevârîh-i Âl-i Osmân. Gökkubbe Yayınları, İstanbul: 2007.

Babinger, Franz. Fatih Sultan Mehmed ve Zamanı. Oğlak Yayıncılık, İstanbul: 2010.

İnalcık, Halil. Kuruluş Dönemi Osmanlı Sultanları (1302-1481). İsam Yayınları, İstanbul: 2010.

——–. Has-bağçede Ayş u Tarab. İşbankası Yayınları, İstanbul: 2011.

Özcan, Abdülkadir (Yayıma Hazırlayan). Kânûnnâme-i Âl-i Osmân. Kitabevi Yayınları, İstanbul:       2003.

Uzunçarşılı, İsmail Hakkı. “Sultan İkinci Murad’ın Vasiyetnamesi”. Osmanlı Hanedanı Üstüne İncelemeler        – Seçme Makaleler 2. Yapı Kredi Yayınları, İstanbul: 2012.

[1] Has Bağçede Ayş u Tarab‘da ölüm sebebiyle ilgili olarak şöyle bir ifade yer alır: “1451’de oğlu Mehemmed’in Sitti Hatun ile evlenmesi dolayısıyla yapılan büyük düğün akabinde, kuşkusuz aşırı yiyip içme sonucu gözlerini bu dünyaya kapadı.”

hamiş: kapak görseli Aşık Çelebi’nin Meşâirü’ş-Şuarâ’sında yer alan II. Murad tasviridir.

Reklamlar